Bir yakınımızın düğününden döndüğümde öğrendim Nusret Çolpan’ın vefatını. Dilimden “Yaprak döker bir yanımız/bir yanımız bahar bahçe” dizeleri döküldü. Minyatüre günümüz dünyasında yeniden yer açan bir sanatçıydı Nusret Çolpan… Ünü bütün dünyaya yayılmıştı. Ama insaniyetinden, alçak gönüllülüğünden hiç eksilme olmamıştı.
Kendisiyle ilk Mostar’da tanışmıştım. Mostar Köprüsü’nün restorasyonu için yapılacak tören sebebiyle kalabalık bir grup olarak Mostar’a gitmiştik. Otobüslerden indiğimizde bütün grup tören yapılacak alana geçmişti. Ben önceki yıl geldiğimde keşfettiğim sokakları ve mekanları sessizce gezmek istediğim için gruptan ayrılmış, şehre karışmıştım. O sırada karşılaştık Nusret Bey’le… Bir yandan çizim yapıyordu elindeki kağıda, bir yandan fotoğraf çekiyordu. Geçtiğimiz aylarda kendisiyle yaptığım röportajda, minyatürün hazırlıkların başında bilgilenme sürecinin geldiğini anlatmıştı. O gün Mostar’da yaptığı işte böyle bir kayıt anıydı.
15 yaşından sonra ani bir kararla başladığı eğitim ve sanat hayatıyla minyatüre adeta ikinci baharını yaşattırdı Nusret Çolpan… Kendisiyle konuştuğunuzda bunun tesadüf olmadığını, minyatürün yeniden sevilmesini kendine amaç edindiğini hemen anlardınız.
Ama bununla kalmamıştı ve kalmayı düşünmüyordu… İleriye dönük daha büyük hedefleri vardı. Bunların başında minyatürü şehir mobilyası şeklinde kullanarak daha çok kişiye ulaştırmak geliyordu. Bunu büyük ölçüde başardı da… Bugün sadece İstanbul’da değil, dünyanın bir çok ülkesinde onun minyatürleri süslüyor sokakları…
Ama en önemlisi ardından iyi insanlar, iyi çıraklar bıraktı. Sanatını kendine saklamadı onu ilgilileriyle paylaştı. Onları da eserleri gibi nakış nakış işledi. Mekanı cennet olsun. Ailesine ve sevenlerine baş sağlığı diliyorum.
**
Asitanbul Dergisi için kendisiyle yaptığım röportaj.
Minyatüre ‘ikinci bahar’ını yaşatan Nakkaş Nusret Çolpan:
“Dünyayı minyatürle yeniden oluşturmak istiyorum”
Minyatürü çini ile birlikte şehir mimarisinde kullanarak geniş kitlelere ulaştıran Nusret Çolpan, bu ‘renkli’ ve ‘naif’ sanata adeta ‘ikinci bahar’ını yaşatıyor. Dünyanın birçok kentinde sergiler açan, eserleri Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac’tan, Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin’e kadar birçok önemli devlet adamının koleksiyonunda bulunan Çolpan’ın en büyük hayali ise; Atatürk Havaalanı’na Türkiye, Taksim’e ise devasa bir İstanbul minyatürü yapmak. Atölyesinde ziyaret ettiğimiz Çolpan’la “Minyatür çalışmalarımda en çok etkilendiğim sanatçıdır.” dediği Matematikçi, Tarihçi, Yazar ve Hattat olan Matrakçı Nasuh-i’yi, minyatür sanatına nasıl başladığını ve sanatına yansıyan İstanbul’u konuştuk.
Minyatür geleneksel İslâm sanatlarımız arasında yer alsa da, sadece bu topraklarda yapılan bir sanat olmadığını biliyoruz. Minyatürün serüveni hakkında kısa bilgi alabilir miyiz?
Minyatürvari diyebileceğimiz, Mısır resimleri var. Bunlara minyatürün ilk örnekleri diyebiliriz. Bahsettiğiniz gibi sadece Türk-İslâm toplumuna ait bir sanat değil: Hristiyan batı toplumu, Uzakdoğu, Çin, Hindistan Ortadoğu kısacası tüm eski uygarlıklarda var. Minyatür, 15. yüzyıla kadar dünyada bütün kültürlerde rastlanan bir ifade tarzı. Yani birşeyi olduğu gibi çizmek değil içten yorum katarak, önemine göre objeleri biraz gerçek dışı boyutlarda, masalımsı ve sürprizli şekilde çizmek.
Bizim tarihimizde minyatür, Uygurlara kadar uzanıyor. O zaman Uygurlar, Budizm ve manizm dinlerine inanıp o konuda eserler vermişler. Bu minyatürler duvarlara fresk tekniğinde yapılmıştır. Günümüzde bunların bir kısmı Rusya’daki, Amerika’daki müzelerde bulunuyor. Ayrıca parşömen ve kumaş üzerine de çalışmışlar. Minyatürü, Orta Asya’dan Tebriz’e, Bağdat’a Uygurlu ustalar götürmüş oradaki sanatçıları etkilemişler. Kurulan devletlerin coğrafyasına ve dünya görüşüne göre değişik üslupta eserler meydana getirilmiştir. Osmanlı minyatürü daha çok Tebriz ekolünden etkilenmiş fakat kendi üslubunu oluşturmuştur.
Minyatür Osmanlı devrinde altın yıllarını yaşamış ama sonra ortadan kaybolmaya yüz tutmuş. Bunun sebebi nedir?
Osmanlılarda Kanuni Sultan Süleyman devrinde Çini, Mimari, Hat, Tezhip gibi Minyatürde en parlak devrini yaşamış birbirinden güzel eserler verilmiş ve günümüze kadarda kalabilmiştir. Bu Minyatürlerin sayısı 20.000 civarındadır. Bu devirde yapılan eserlerden birkaç örnek vermek istiyorum. Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn Sultan Süleyman Han, Kanuni’nin 1534-35 senelerinde İran ve Irak’a yaptığı seferi konu alır. İstanbul’dan hareket eden ordunun konakladığı beldeleri, şehirleri harita resim karışımı bir tarzda tek tek resmetmiştir. Bu eserleri Matematikçi, Tarihçi, Yazar ve Hattat olan Matrakçı Nasuh-i meydana getirmiştir. Benim minyatür çalışmalarımda en çok etkilendiğim sanatçıdır. Bana hala tarihin derinliklerinden ışık vermektedir. Bundan başka Kanuni’nin Nakkaşbaşı, “Nakkaş Osman” 160 minyatür ihtiva eden Hünername’de ve 427 Minyatür bulunan Surname’de en güzel figüratif örnekleri vermiştir. Surname III. Murat’ın Şehzadesi Mehmet’in Sünnet düğünü ve çeşitli meslek sahiplerinin geçidini ihtiva eder. O devrin kıyafet ve yaşantısını belgelemesi açısından son derece önemli bir eserdir. 17. yy.’da azalarak devam eden Sanatımız 18.yy.’da, III. Ahmet’in Nakkaşbaşısı Levni’ nin eseri olan Surnem-i Vehbi ile tekrar güçlenmiştir. Buhari bunu biraz daha sürdürmüş, daha sonra da duvarlara çizilen halk resimlerine dönüşerek tarihte yerini almıştır.
Sizin minyatürü alan olarak seçmenizin sebebine gelelim. Ortalarda görünmeyen bir sanatla nasıl ilgilendiniz?
Çocukluğumdan itibaren resimle ilgiliydim. İlkokul ve ortaokulda da hocalarım çok iltifat ediyordu. Ortaokuldan sonra 5 yıl eğitimime ara verdim. Ama bu arada bile resim yapmayı devam ettirdim. Sonra dayımın yönlendirmesiyle Süheyl Ünver Hoca’yla tanıştım. Resimlerimi çok beğendi, ondan ders almaya başladım. Onun yönlendirmesiyle liseyi bitirip Mimarlık Fakültesi’ne başladım. Ve bu dönemde geleneksel sanatların birçoğuyla ilgilendim ama ilgimi asıl çeken minyatür oldu. Resim kabiliyetimin olması bunu etkilemiştir diye düşünüyorum. Bir de bu topraklarda iki yüzyıldır minyatür yapılmaması beni etkiledi. Hem çok bakir, hem de çok geniş bir alan. Minyatürde ise, daha çok şehir tasvirleri ilgimi çekti. Figür kullanıyorum ama daha çok tarihi minyatürlerde. Tarihi eserleri, binaları, şehrin bir bölgesini yapmak görsel olarak daha güzel.
Siz aynı zamanda minyatürü güncel hale getirdiniz, geniş kitlelere yeniden sevme imkânı verdiniz. Bakınca bunun bilinçli bir yol olduğunu görüyoruz.
Evet. Minyatürün sadece tablo olarak değil, güzel bir konu seçilerek değişik alanlarda yer almasına çok önem verdim. Böylece günceli yakalamak daha kolay olacaktır. Minyatürün çiniyle buluşması da benim çok önemsediğim bir konu. Çünkü tablo olunca az insan görüyor. Mesela sergilerde birkaç yüz kişi görüyor. Ama çini olunca şehir mobilyasında yer aldığı zaman, eserin binlerce insanla temas etme şansı var.
Minyatürleriniz Türkiye’de ve dünyada nereleri süslüyor, biraz anlatır mısınız?
Çalışmalarım İznik Çini Vakfı ile ortak çalışma olarak çini üstüne işleniyor ve böylece çeşitli mekânlarda kalıcı olarak sergileniyorlar, örneğin Taksim-Levent Metrosu’nda ki istasyonların duvarlarında, Yeni yapılan Adliye Binası’nda, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda, Gülhane’de… Yurtdışında ise Dubai’de bir tekno parkta ve Yunanistan’daki bir manastırda çalışmalarım var.
Şehirlerden söz açılmışken, şehirle ilgili çalışmalar yapmanızın sebebi mimar oluşunuz mu?
Şehirleri minyatürde güncelliği yakalamaya yardımcı olduğu için özellikle çiziyorum. Ayrıca figürlerin dışında resim tadında minyatürler eskiden de vardı. Matrakçı Nasuh yaşasaydı sadece İstanbul’u çizmezdi. Nitekim onunla sınırlı kalmadı. Ben de, dünyanın önemli şehirlerini minyatürle yeniden oluşturmak istiyorum.
Ama minyatürünüzde İstanbul’un özel bir yeri olduğu hissediliyor.
Evet, İstanbul’u çizmeyi tabi ki daha çok seviyorum. İstanbul’la ilgili her şeyi daha bir içten çiziyorum. İstanbul minyatür için tam bir hazine. Binlerce eser var. Hangi birini çizeceğinizi şaşırıyorsunuz. Camiler, medreseler, çeşmeler, hanlar, hamamlar…
Peki, İstanbul’un en çok hangi yerlerini veya eserlerini çizmeyi seviyorsunuz?
Aslında hepsini. Ama en çok Topkapı Sarayı, Kız Kulesi, Galata Kulesi, Süleymaniye civarı ve Ayasofya’ya önem veriyorum.
Çizmek isteyip çizemediğiniz bir yeri var mı İstanbul’un?
Bugünkü yaşadığımız İstanbul’u modern yapılarıyla birlikte, geniş bir anlatımla komple çizmek için çalışmalara başladım, bunu ilk fırsatta çizmek istiyorum.
Araştırma dediniz de, minyatüre başlamadan önce nasıl bir hazırlık yapıyorsunuz? Çalışma aşamalarınız nelerdir?
Minyatürde önemli olan konu seçimidir. Önce minyatürün konusunu belirlerim. Sonra araştırma devresi ortaya girer. Çizilecek yer veya eserle ilgili bilgi biriktiririm. Ardından leke ağırlıklı eskizler çiziyorum. Leke olarak görmek istiyorum çünkü yaptığımın grafik etkisi olsun istiyorum. Benim için resme baktığımda leke önemlidir. Objelerin büyüklüğünü, hangisinin büyük ve nerede olacağını leke çalışarak görürüm. Önce şekildir hepsi. Şekil bana bütünü gösteriyor. Biraz daha detaylandırıyorum. Her mimari objeyi tek tek inceleyip önce mimari açıdan bakıyorum, sonra da minyatür üslubuna dönüştürüp resmediyorum. Gerisi puzzle gibi tamamlanıyor.
Birlikte çalıştığınız bir ekip var mı?
Tablo niteliğinde olanları bizzat kendim çalışıyorum. Ancak son zamanlarda ağırlık kazanan, büyük boyutlardaki çini üzerine minyatür işlerinde oğlum Nasuhi Hasan Çolpan en büyük yardımcım. Onun dışında bazı projelerde birlikte çalıştığım öğrencilerim oluyor. Mesela, TRT’de gösterilmek üzere hazırlanan Mevlana belgeseli için minyatürler yaptık. Onları fırçası iyi olan iki asistanım Gülçin Anmaç ve Şermin Ciddi ile çalıştık. Bu grup çalışması sayesinde kısa sürede 15 yeni konu resmettik.
Ayrıca her sene Cerrahpaşa’daki 15 kadar talebemle, bir şehri ele alıp minyatür çalışmaları yapıyoruz. Sivas, Divriği, Kayseri en son olarak ise Amasya’yı resmettik. Derslerde bu konularla ilgili yaklaşık 100 eser meydana getirdik bunlar da albüm olarak basıldı, şimdi ise Konya için hazırlanıyoruz.
Oğlunuzun minyatüre ilgi duymasında siz belirleyici oldunuz mu?
Benim yanımda, burada bu işin içinde büyüdü. O kadar işin içindeki yani artık benzeştik birbirimize. Özel yönlendirmeme ihtiyaç duymadı. Artık, benim yarım bıraktığım bir işi tamamlayabiliyor. Ayrıca gelinim de bu işlere başladı, o da ders alıyor.
Sadece minyatüre değil, son zamanlarda geleneksel sanatlara büyük bir yöneliş var. Ama aynı zamanda estetik kaygısı olmayan ürünler de artıyor. Geleneksel sanatlara olan bu ilgiyi doğru bir bilgi ve görgüye çevirebilmek için nasıl bir yol tavsiye edersiniz?
Geleneksel sanatlar bir dönem göz ardı edildi. Ve insanlar yeni yeni haberdar oluyor. Haliyle çok büyük bir ilgi var. Bu kaçınılmaz bir şey. Mühim olan kurumların ve güç odaklarının Geleneksel Sanatlara karşı estetik kaygılar taşıması. Örneğin ülkeyi temsilen bir el sanatı seçildiğinde doğru danışman ve bilgilendirmelerle estetik ve doğru yapılan eserlerin seçilmesinin sağlanması lazım. Önemli olan, ilginin dediğiniz gibi bir bilgiye, görgüye dönüşmesi. Bu konuda resmi ve özel kurumlara görev düşüyor. Bu konularda daha seçici olmaları gerekiyor.
Son olarak ileriye dönük projelerinizden bahseder misiniz?
Minyatürün tablolardan çıkıp şehir mobilyası olarak daha büyük önem görmesini istiyorum. Örneğin havaalanında Türkiye tarihi anlatan büyük bir minyatür veya Taksim’deki su makseminde İstanbul’u anlatan bir minyatür yapmak hoşuma giderdi. İleriye dönük olarak dünya şehirleriyle ilgili projelerimin devamı var. Bütün önemli şehirleri çizmek ve onlarda minyatürün kent mobilyası olarak kullanılmasını istiyorum.Ama içimde ukde gibi olan bir istek proje ise şudur. Soyut bakış açısıyla bazı dini konularda çizmek istiyorum. Örneğin insanların korktuğu veya merak ettiği (eskiler daha cesur çizmişler melekleri vs.) ben o kadar açık şekilde resim etmek istemiyorum ama yarı soyut bir şekilde dini konuları çizmek istiyorum.